Uzun saçlarını görünce eski defterleri açmıştım. Seviyordum. Yalan yok. Fırsatım vardı ama çok şey yapmamıştım uğruna. Kolayı tercih etmiştim. Gerekli olanı. Riske girecek kadar kaderle arkadaş değildim o zamanlar. O uçak indiğinde kapkara sularıma, olacakları önceden sezdim desem yalan olur. Sezmedim desem riya. Bir yangının külü nasıl yeniden yanabilirdi ki? Salına salına geldi pusetleriyle. Bu kelimenin anlamını da ondan öğrenmiştim. Cümle içinde güzel geliyordu bana. Cümlelerin dışına çıkınca aklım kayıptı hep. Arabama aldım onu. Evime götürdüm. Rolümü gayet güzel oynuyordum. Sonra akşam oldu, gece oldu. Sohbetlerin gereken kısımları tamamlandı. Yatmaya geldi sıra. Aklım fikrim yatmaktaydı ama başka türlüsü. Acı çektiğimi anlıyor muydu? O değil, o.
Sabahı ben gözlerimle gördüm. Ellerimle getirdim. Uyuyamadım. Uzun bir yolculuğa benim kaptanlığımla gidecektik. Ama gözüme giren uyku miligram seviyelerindeydi. Uyduruk bir gece filmi bulmuştum. Onu seyrede koydum kendimi. Koydukça şarap koydum bardağıma. Geceler uzun değildi. Temmuz’un sonlarıydı ve en kısa gece yaşanmak üzereydi. Geçmek bilmedi. Tuvalete kalkar dedim. Belki açık ışığı görür yanıma gelir. Bir öpücükle çözer içimdeki kördüğümleri, birkaç sene daha geçer bu öpücükle. Seneye başka şeyler olur umulmadık şeyler, değişir belki dedim. Ne tuvalete kalktı, ne de gece bitti. İçtikçe içtim. Gözlerim tam kapanacakken güneş girdi odama. Uyanmanın vakti geliyor dedi normal insanlara. Benim için ise yatmak zamanı geliyordu. Yorgundum her zaman olduğum gibi. Üzerimdeki ağır yükü kaldıramıyordum artık. Haykırmak zamanı gelip geçmişti. Bağırmak, içimdeki zehri kusmak için olabilecek en kötü zamandı. Yapmadım zaten. Camdan içeri giren güneşe doğru yönlendim. El yordamı ile sigara paketimi buldum, ateşledim kanserimin fitilini. En doğru zamandı bir sigara yakmak için. Yaktım. İçimi de tütüne kattım. İçtim. Öksürdüm. Uyandırmak için geri kalan evreni. Duymadı kimse. Yalnızdım yine. Camdan aşağı kendimi tarttım. Zamanı değildi. Ne zaman gelecekti kendimi yerçekimine bırakmanın. Bilemedim. Ama şimdi değildi. Yaşamak zamanıydı şimdi. Saatime baktım. Olmuştu. Bir yerlerde birileri için doğru zamandı ama benim için değildi. Çay suyu koydum. Hiçbir şey olmadığı için çay demleme zamanıydı. Fıkralara gülünecek zaman değildi, evde peynir bitmişti. Gidip aldım. Geri geldim. Uyumak isteyenler için harika bir zamandı. Serindi. Rüzgâr insanın üstünden geçip gidiyordu battaniye misali. Ne çok isterdim uyumak. Yaz mevsiminin rahatlığı içime etki etsin ne çok isterdim. Etmedi. Halen sarhoştum ama ayılacaktım. Ayılıp normale bürünecektim. Bürünüp kendimi yok edecektim. “Of”la yasım vardı. Ofladım. Kimse duymadı. Daha horoz ötmemişti bu taşra kentinde.
Yola çıkıldı kahvaltı edilmeden. Yolda atıştırılacaktı yöresel peynirler. Bakkalla sabah sohbetim gereksizmiş meğer. O kadar da saçmalamıştım oysaki. Bir yere girilmesi gerekti. Girildi. Ne uykusuz bir sabahtı. Güzel uyuduğumu söylemiştim rahatsız kanepemde. Yalandı. Ne çok yalan vardı bu temmuz sabahında. Bu da yalandı.
Çay içtim biraz atıştırmanın ardından. Sonra biraz daha çay. Sigaralarımı masadan uzakta içtim. Deniz yanımdaydı. İçimi ona dökmeye başladım. Uzun uzun sustum. Yanımda idi, başka birinin yanına gelmiş idi. Dokunma sahanlığımda iken bir o kadar uzak idi. Ellerimi atsam omzuna arkadaşça sanırdı. Ellerini tutsam düşmesin diye sanırdı. Öpsem yanağındaki tozu almak için sanırdı. Ne sanrısal bir temmuz idi.
Kalkıldı. Ben kalktım, o kalktı. Hayallerimi masada bırakacaktım tam yine de lazım olur diye aldım yanıma. Arabaya bindik. Yolumuzun sonuna az kalmıştı. Onu yolun sonunda bekleyen vardı. Benimse yolun başından beri yanımdaydı varacağım yer. Sadece henüz varamamıştım. Kaç aşka götürmüştüm ellerimle onu, kaçının yanından gece yarıları almıştım ağlayarak. Argoda başka bir şeydi adım. Onun içinse vefakâr dost. Yorulmuştum ama diyemem ki yoruldum.
Gerçekler yüz kilometre sonra beni buldu. Onun yanına gitti. Öyle bir sarıldı, o biçim öptü ki, yüzüme çaptı acı. O çarpmanın etkisiyle bir kasaba meyhanesinde buldum kendimi. Öksüren aksıran tıksıran insanlar arasında. Dışarıdan bakılsa onların arasına yerim yok görünür, ama onların arasında hiç sırıtmadım. Beşiktaş maçı var diyerek sıyrılmıştım onunlar onun arasından. İlk yarı bitmişti meyhaneye girdiğimde. Golsüz eşitlik devam ediyordu. Dakika otuz beş. Sağdan bir atak yaptık. Orta şut karışımı auta gitti. Bira söyledim. Yanımdaki fenerliydi. Güldü ortaya. Bir şey demedim. Eğer aklımda başka şeyler olmasa ağız burun dalardım.
Aklımda; elleri onun vücudunda gezen bir serseri var. O bu şehirde yaşıyor. Benim içtiğim biranın fıçısından içmiş bile olabilir son birasını. Ve ben burada durmuş, hayatıma anlam katan insanın saçlarının arasına ellerini sokmasına müsaade ediyorum. Her ikisi de ölecek, hayır sadece o piç ölecek, olmadı kafama sıkarım, bir yudum daha alıyorum sulandırılmış biramdan.
Yapacak bir şey yok aslında. Yıllardır böyle. O seviyor birilerini. Bana uzaktan bakmak düşüyor. Yakınlaştığım bu anda ise onu başkasının ellerine bırakmak. Kilometreleri bana ulaşmak için değil de onun için geliyor. Bu sefer iş ciddi. Evlenecekler muhtemelen. Çocukları, evleri mobilyaları olacak. Ona hediye ettiğim kitaplar evine sığmayacak. Kolilere konacak. Evin bir odasına saklanacak. Sonra oraya ikinci çocuğun odası yapılacağı için, koliler eve sığmayacağı için, artık kitapların dünyasına ihtiyaç olmadığı için, yazlığa taşınacak. Yazlık yerde kimse kitap okumayacağı için küflenecek. Beni çağıracaklar yazlıklarına. Gideceğim. Kitapları koydukları odada uyuyacağım. Koli yanı başımda duracak. Ben içinde bir tanesini alıp verandaya çıkacağım. Uyku tutmayacak çünkü. Gecenin görünmeyen bir yarısında yatağından uyanıp yanıma gelecek. “Kitap mı okuyorsun” diyecek. Evet, anlamında ama aslında evet olmayan bir bakışla ona evet demeye getireceğim işi. O evet diye anlayacak. Yanıma oturacak. Kitabın ne anlattığını soracak. Ben ona bu kitabı ona on sene önce armağan ettiğimi söyleyeceğim. Okumadığını itiraf edecek. Üzülmeyeceğim nedense. Yüzüne bakacağım. Yine de söylemeyeceğim.
Gol oldu. Ayağa kalktık. Hiç tanımadığım bir adamla sarmaş dolaş olduk. Biramızı tokuşturduk. Son dakika golü; eğer atarsan dünyada bundan güzel bir şey olamaz, eğer yiyen taraf isen acısı tarifsizdir.
Telefonum çalmadı. Maç biteli 2 saat oluyor. Meyhanede kalan birkaç kişiden biriyim. İyice kafam güzel oldu. Beşiktaş kazandı. Unutuldu bazı şeyler. Bazıları ise yine yeniden aklıma düşüyor. O gece orada mı kalacağız. Muhtemelen o kalacak. Ben ise bir arkadaşımın o şehirde olduğunu bahane edip ayrılmıştım yanlarından. Bir arasam mı dedim. Aradım asayiş berkemal. Güzel dedim telefonu kapattım. Sonra arabama gittim. Yatacak yerim yoktu. Sığınacak bir limanımda. Küçük kasabanın açık olan tek büfesinden, “Kral Büfe”den 3 kutu bira aldım. Gecenin en güzel tarafı, bir sahil kasabasındaydım. Denize karşı verip arabamın ucunu, serin esen sahil rüzgârının tuzunda içip sızabilirdim. O an için çok iyi bir ihtimal idi bu.
Sahili buldum. Rüzgâra kendimi verdim. Ağladım.
Arabamın üstünde sızmış buldum kendimi. Ne de güzel bir sahne idi. Sadece benim izleyebilmiş olmam ne acıydı. Güneş, kalk der gibi, dalgalar ise biraz daha zaman var gibi ikilemde bırakıyordu beni. Sonra doğruldum. Bir sigara yakışı ile sabahlarımın genel akışını bozmadım. Ne kadar yalnızdım ben. O an o sahilde, üşüyorken, o sıcak kollarda orgazm tadının ertesi uyuyorken anladım. Bir şey daha anladım o sabah. Nisan ayı ise ve coğrafyan Karadeniz ise asla üstün açık dışarıda uyuma. Kemiklerim sanki hiç olmamış gibiydiler. Dokunsalar ağlamaktan kırılacaklardı. Fikren, bedenen bitmiş bir adam, Karadeniz’in –gelip geçenler için şirin ama sürekli kalanlar için boktan- sahil kasabasında tüm sarhoşluğunu gecede bırakmış uyanıyordu.
Birazdan telefonu çalacaktı. Bir ömür seveceği kadın arayacaktı. Sabah kahvaltısını gecen onun koynunda uyumuş olan adamla beraber yapmayı önerecekti. Ya o ne diyecekti? Kabul edecekti. Gereksiz ve yersiz ama komik espriler yapacaktı. İleride koli odası da olsa yazlıklarında kalabilmeyi riske atmayacaktı. Ne de olsa ucunda gece yarısı veranda görüşmesi olabilirdi. Ve o görüşmeden yıllardır sustuklarını tekrardan susabilirdi. Bir susma şansı daha olabilirdi.
Kahvaltıya gitti adam. Komiklikler yapıldı. Efendi çocuk, matrak vesaire payeleri alındı. Büfenin en güzel yerine konulmak üzere cebe atıldı bu payelerden yapılan düş kırıklıkları. Arabalara binildi. Yollara çıkıldı. Az açılan cam kenarlarından sigara külleri dışarı atılmaya çalışıldı. Çoğu da içeri düştü. Umursanmadı. Az konuşuldu. Uykusuzluk ele verilmemeye çalışıldı. Uyuyan yolcuya yol ve hava şartları el verdiği müddetçe üzgün üzgün bakıldı. Saçları okşanmaya yeltenildi. Atmosferde bulunan her molekül anladı ki evlere gidilecek, valizler toplanılacak, havaalanlarının temiz ama bir o kadar da otogarlara özgü hüznü solunacak. Tek başlanan bu hikâye tek bitecek. Yarım kalmaya devam edecek.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder