Büyük ulan ellerin diyorum. Kızıyor. Terk eder masayı belki diyorum. Onu da yapmıyor. Son kozumu oynamaktan başka çarem kalmıyor. Başlıyorum onu, o güzel esmeri anlatmaya, karşımda duran sonradan olma sarışına.
Önce boyunu anlatıyorum. Uzun diyorum. Senden uzun mu diyor. Evet diyorum. Hayli uzun. Onun yaşı kadar benden uzun. Matematik problemine çeviriyorum işi, çözemez belki diyerek. Çözmeye cırmalıyor. Sıkılıyorum. Gerçekleri anlatmaya başlıyorum, çünkü çözmeye uğraşırken çektiği acıya kayıtsız kalamıyorum. 22 diyorum. Yaşı da öyle boy farkımız da. Gülmeye başlıyor. O güldükçe ben anlıyorum. Anladıkça içim acıyor. İçim acıdıkça çaktırmıyorum.
Esmer diyorum. Zorla durdurduğum gülüşü yeniden başlıyor. Sen esmer sevmezsin diyor. Evet sevmem diyorum. Ama onu sevdim diyorum. Tahsilini soruyor, dinlediklerini soruyor, okuduklarını soruyor. Soruyor da soruyor. Bıkıyorum sorularından. Körfezin bok kokan kenarını terk edesim geliyor. Onun yeşil gözlerine bakıyorum veda etmek adına. Kalakalıyorum. Gözümün kenarından acı bir yaş geliyor. Ağlasam ayıp, ağlamasam içim komple kayık. Kayığa binip Karşıyaka’dan Göztepe’ye kaçasım geliyor. 30 yıldır bi bok yapamadığım gibi bunu da yapamıyorum. İçim bir eziliyor sorma. Oturuyorum menekşe gözlerinin tam dibine. Sesimi soluğumu kesiyorum. Koltuğunun altına yatıyorum. Kocasını soruyorum. Cevap veriyor. Başarılı diyor. Bir ev daha alacağız diyor. Yazlığımız vardı, onu da değiştireceğiz, daha büyük bir tane alacağız diyor. Koltuğunun altında, tam onun koynunda, esmer bir daha aklıma geliyor. Beni mi deniyor. Yoksa mutlu mu? Bir bilsem zaten vapura binmek daha kolay olacak. Kalıyorum. Kalmam gerektiğini hissediyorum. Umutsuz bir aşk yaşadığımı bilmesi hoşuma gidiyor. Ben çok dinlemek istemesem de, onun anlattıkları kulağımdan kayıp Ege Denizi’ne dökülüyor. Arada kulağıma takılan kayda değer cümleler var, onları da ben denize döküyorum.
Sonra masanın diğerleri geliyor. Hep birlikte şen şakrak oluveriyoruz. Esmer bir kaç bin kilometre ötemde kalıyor. Aslında ne zaman ben birini sevecek olsam araya dört haneli kilometreler giriyor. Mutluluk akıyor masadan. Kaynağı ben olarak gösteriliyorum. Ne zaman oraya gitsem değiştiriyormuşum ortamı. Oysa içimde ben bir tek sebebe oraya gidiyorum. İçimdeki sebebin amına koyuyorlar. Beni İzmir’den denize döküyorlar. O denizden öyle bir sarhoş çıkıyorum ki kendim bile şaşırıyorum. Ağlamaya bir köşe buluyorum. Köşede yer sorunu olur sanıyorum ama bir tek ben ağlıyorum orada. Çevremi alkolizm sarıyor. Elimde bira, saçmalayarak ilgi çekmeye çalışıyorum. Çalıştıkça batıyorum. Aklıma koymuşum, gidiyorum ve mutluluk sebebi olmadığımı açıklamaya, kükremeye, sevdiğimi sevmediğimi anlatmaya koşuyorum. Ben hızlandıkça dünya yavaşlıyor. Son birkaç metre ölüm gibi geliyor. Adım adım derken sonra ayak ayak gidemiyorum. Birkaç nefes kala kendimi bu fotoğrafta “tag”layasım geliyor. Tam da o anda ne yapsam boş geliyor. Ayağım sarışın bir kokonanın yere düşürdüğü çantasına takılıyor. Gidip o kokonanın üstüne düşüyorum. Onun yanındaki öküz bana artistlik yapıyor. Elimi kana bulamakla, yasak aşkımı açıklamak arasında bir tereddüt yaşıyorum. Elimi kana bulamak daha ağır basıyor, diğer seçenekten korkuyorum. Adam beni bir güzel paketliyor. Ben daha çok bira içmiş olsam da bar sahibine yaranamıyorum. Adamın yaptığı paketi beğenmeyen badigardlar beni hediye paketi halinde kapının önüne koyuveriyorlar. Tam benim paketim bittiğinde, yeryüzünde en sevmediğim adam barın kapısından hoş beşlerle karşılanarak içeriye alınıyor. Ayağa kalkıp “yeter ulennn” diye bağırasım gelse de yapamıyorum. Götüm yemiyor. Kuyruğumu kıstırıp oradan gidesim geliyor. Zaten gidiyorum. Sokaklara vuruyorum kendimi. Yanmayan sokak lambası arıyorum. Utancımı altına gizlemek istiyorum. Kör olasıcalar kör olmuyorlar, tam takır yanıyorlar bu gece. Yürüyorum. Koltuğunun altında yapraklarımı döktüğüm sarışın içeride kalmış oluyor. Uzaklaştıkça uzaklaşıyorum. Bir an, içeriden beni merak ederler diye geçiyor aklımdan. Bu düşünce birazdan komik bir anı oluyor içimde. Kimse beni merak etmez diyorum. Çorbacıya, kokoreççiye gitti derler. Çok içti derler. Kusuyordur derler. Barda tekila içiyor derler de, çekip gitti demez kimse. Gitse de geri döner diyen çıkar, siktirsin gitsin diyen de çıkar, gene münasebetsizlik yapıyor diyen de. Hiçbiri çıkmaz belki. Fark edilmez yokluğum. Sarı bile unutur. Kollarında yeniden aşkı bulur kocasının. Alkol tesir eder kanına, unutur.
Sonra bir ışıksız köşe bulurum.
O ışıksız köşede kaybolurum. Uyur kalırım. Sızarım. Dayaktan acıyan yaralarımı sararım. Sararım diyorum da nesini sarayım. Kanar durur. Güneşin doğmayacağı tutar. Gece uzadıkça uzar. Cebimden sigara çıkarırım. Çok içmişimdir ama gene de içerim. Esmer gelir aklıma. Uzun boyunun hayali gölge yapar ay ışığıma. Kulağıma eğilir. Aslında hep seni sevdim der. Kulağımdan kalkarken rengi sarıya döner. Aklım karışır. Kim aslında beni hep sevmiştir? Beni hep seven aslında kimdir? Beni seven hep sevebilir mi? Uykumun arasına araba sesleri, ayarı bozuk farlar, yoldan geçen sevgililerin sözleri girip çıkıyor. Uyanıyorum. Ve ben uyanmaya başlamakla ağlamaya başlamak arasında geçen zamanı kolumdaki atomik saatle ölçmeye fırsat bulamadan gözümden küresel gözyaşları düşüyor. Öyle bir ağlıyorum ki sanki bir daha hiç ağlamaya gerek duymayacağım geçiyor aklımdan. Gözümün acımaya başladığı hatırladığım son şey oluyor.
Bir kahvaltı sofrasında aklım başıma geliyor. Peyniri çeşit çeşit, çayı istediğim sertlikte olmayan, ama zeytini Ege’ye yakışan sofranın dört bir yanını arkadaşlarım denilen insanlarla dolu buluyorum. Akşamın sabahı olduğunu anlamaya başlıyorum. Bardan atılışımı, nerde yatışımı soracaklar gibi geliyor. Ama sormuyorlar. Onlar sormadıkça ben de anlatamıyorum. Anlatamadıkça içimde kalıyor. Arkadaşlarım ve sarı hiçbir şey olmamış gibi ekmeklerine tereyağı bal sürüyorlar. Kızlar eteklerini çekiştirip duruyorlar. Bacaklarına bakıyorum. Cinsel dürtü içermeden süzüyorum. Kafama göre puanlama yapıyorum. Çiftler var masada. Kimilerini uyumlu buluyorum, kimilerini beğenmiyorum. Bazen erkeği kıza, kızı erkeğe yakıştıramıyorum. Sonra kendime bakıyorum. Yılların yalnızı diyorum. Kocaman bir küfür patlatıyorum kendime karşı. Karşı dağlardan sekip üstüme çullanıyor ettiğim küfür. Öyle bir ağlayasım geliyor ki, gözümün damarları patlayacak gibi oluyor. Yine de patlamıyorlar.
Yok olmak, kahvaltı masasında bal olmak, üstüme arı konması gibi sair isteklerimi bir anda sıralayıveriyorum içime doğru. O sırada ekmeği uzat diyenlerin dediklerini yapasım geliyor. Bir sürü boş sohbet içimi delip geçiyor. Yorgun olduğumu hissediyorum. Masadan ani bir hareketle gidesim geliyor. Daha da geri gelmeyesim.
Kalkıyorum.
Çevremden biraz döndükten sonra, arabamın kapısını bulmakla içine girmek arasında geçen kısa süreyi hesaplamaya uğraşıyorum. Hesaplarım tutuyor demek ki, kontağı çevirip her şeyi arkamda bırakmanın gururunu yaşamaya başlıyorum. Artık beni boğan her şeyden kurtulduğuma göre, nereye gideceğime karar vermem gerektiğini düşünüyorum ve eski hikâyelerimden birisinin konu başlığının doğru cevap olduğuna emin oluyorum. “İlk kavşaktan sağa dön”. Karşıma çıkan ilk şehirlerarası kavşaktan sağa dönüp gidiyorum. Çok özgürüm diyorum, inanasım gelmiyor.
Ağaçların yanından geçiyorum. Dümdüz bir yol önümde uzanıyor. Gelincikler tarlaların içinde açmış bana bakıyorlar. Yanlarından geçerken başlarını hafiften öne eğip selamlıyorlar özgürlüğümü ve beni. Arabanın camını açıp derin derin nefesler alıyorum. Gözlerimi kapatıyorum yolun düz oluşuna güvenerek. O an içimde reaksiyonlar oluşuyor. Başka türlü bağlanıyor proteinler, DNA’m yeniden sentezleniyor. Başka birisi doğuyor içimden. Ben giderek ona benziyorum. Alışıyorum. Tekrar açtığımda içi gülüyor gözlerimin. Dikiz aynasından kendimi süzüyorum. Yalancı sohbetlere, eziyetlere, acı veren mutluluk umutlarına elveda dediğimi anlıyorum. Gelinciklere manidar bakıyorum. Onlar da anlıyor. Selam vermeden geçişimi izliyorlar. Müziği açıyorum. Son bir kez gözümün kenarına bir yaş getiriyorum. Güneşin güzel ışığında içinde gökkuşağı oluşuyor. Başımın ağırlığı fazla gelmiyor artık bünyeme. Kafamı camdan uzatıp bağırıyorum, “artık özgürüm”. Bu kez inanasım geliyor. Ben son harfi ağzımdan çıkarır çıkarmaz evrende bir şeyler değişiyor. Önümde dümdüz uzanan yol birden dönemeçlerle dolu bir dağ yoluna dönüşüyor. Aniden başlayan yağmur, kararan hava gelincikleri görünmez yapıyor. Bir ıslık çalıyorum amaçsızca. Sağa yanaşıp durmaya karar veriyorum ama vazgeçiyorum. Neler olduğunu anlamaya çalışmak bir an için aklımdan geçse de, acı bir rüya gördüğümün farkına vararak tüm tadımı kaçırıyorum.
Bir hamakta uyanıyorum. Sevenlerimi görerek açıyorum gözlerimi. Etrafta dolanıyorlar. İp atlayanlara gülümsüyorum. Top oynayanlara katılasım geliyor. Onların yanında mutlu muyum diye soruyorum. Sarı ve esmeri seviyor muyum diye soruyorum.
Cevaplarım çok net olmuyor.
Barın tuvaleti önünde sızmışken, kahvaltı sonrası hamakta uyurken gördüğüm kaçış rüyalarını unutasım geliyor. Bana doğru atılan bir topla minyatür kale futbol maçına katılıyorum. Boyumdan büyük laflar edip herkesi kendime karşı kışkırtıyorum. Türlü türlü yorumlar geliyor sözlerime. “Oh be, iki günlük uykudan sonra yeniden aramızdasın” diyen arkadaşımın kalesine gol atıyorum. Tatlı bir küfür yiyorum. Anlıyorum. Belki gelecekte kaçıp giderim, arkamda sorular bırakabilirim, bana engel saydığım bu çevremden uzaklaşabilirim. Ama benim için en güvenli yer burası. Ve ben güveni, anlamını bile tam olarak bilmediğim “özgürlüğe” değişmeyeceğim.
Şimdilik.
