18 Ağustos 2010 Çarşamba
SÖZ
28 Mayıs 2010 Cuma
KARA-AN
24 Mayıs 2010 Pazartesi
ÇOCUĞUM
gidelim...
Biraz da yollarda ıslanalım
harama el uzatmayalım,
birinin kalbine dokunmaya çalışarak
bizi temiz bilirler
öyle kalalım.
gidelim...
bir yer buluruz,
konaklarız,
sıcak içecekler ikram ederler,
anlayana kadar
anladıklarında yine düşeriz
yollara..
gidelim...
duramayayız artık
dönelim karanlığımıza
bizim için en aydınlık olana...
19 Nisan 2010 Pazartesi
18 Nisan 2010 Pazar
UYKUM
13 Nisan 2010 Salı
SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ-AHMET HAMDİ TANPINAR

....Fakat hayır, bütün bunları yapabilmek, kendisini alışkanlıklarının dışında denemek için başka türlü adam olmak lazımdı. koşmak kımıldamak, atılmak, istemek, isteyişinde devam etmek lazımdı. Bütün bunlar benim için değildi. Ben biçare bir gölge idim. Yanımdan biraz sürtünerek geçen her adamın peşine takılan, ondan ayrılır ayrılmaz iki kedi yavrusu gibi birbirine sokulan, birbirinin kucağında gülen ağlayan, bilhassa ağlayan, iki çocukla çapaçul biçare bir gölge... Gül! dedikleri yerde gülen, ağla veya konuş dedikleri yerde konuşan, ağlayan, enteresan buldukları zaman enteresan olan, yüzüme bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri........
BİLE BİLE LADES
Uzun saçlarını görünce eski defterleri açmıştım. Seviyordum. Yalan yok. Fırsatım vardı ama çok şey yapmamıştım uğruna. Kolayı tercih etmiştim. Gerekli olanı. Riske girecek kadar kaderle arkadaş değildim o zamanlar. O uçak indiğinde kapkara sularıma, olacakları önceden sezdim desem yalan olur. Sezmedim desem riya. Bir yangının külü nasıl yeniden yanabilirdi ki? Salına salına geldi pusetleriyle. Bu kelimenin anlamını da ondan öğrenmiştim. Cümle içinde güzel geliyordu bana. Cümlelerin dışına çıkınca aklım kayıptı hep. Arabama aldım onu. Evime götürdüm. Rolümü gayet güzel oynuyordum. Sonra akşam oldu, gece oldu. Sohbetlerin gereken kısımları tamamlandı. Yatmaya geldi sıra. Aklım fikrim yatmaktaydı ama başka türlüsü. Acı çektiğimi anlıyor muydu? O değil, o.
Sabahı ben gözlerimle gördüm. Ellerimle getirdim. Uyuyamadım. Uzun bir yolculuğa benim kaptanlığımla gidecektik. Ama gözüme giren uyku miligram seviyelerindeydi. Uyduruk bir gece filmi bulmuştum. Onu seyrede koydum kendimi. Koydukça şarap koydum bardağıma. Geceler uzun değildi. Temmuz’un sonlarıydı ve en kısa gece yaşanmak üzereydi. Geçmek bilmedi. Tuvalete kalkar dedim. Belki açık ışığı görür yanıma gelir. Bir öpücükle çözer içimdeki kördüğümleri, birkaç sene daha geçer bu öpücükle. Seneye başka şeyler olur umulmadık şeyler, değişir belki dedim. Ne tuvalete kalktı, ne de gece bitti. İçtikçe içtim. Gözlerim tam kapanacakken güneş girdi odama. Uyanmanın vakti geliyor dedi normal insanlara. Benim için ise yatmak zamanı geliyordu. Yorgundum her zaman olduğum gibi. Üzerimdeki ağır yükü kaldıramıyordum artık. Haykırmak zamanı gelip geçmişti. Bağırmak, içimdeki zehri kusmak için olabilecek en kötü zamandı. Yapmadım zaten. Camdan içeri giren güneşe doğru yönlendim. El yordamı ile sigara paketimi buldum, ateşledim kanserimin fitilini. En doğru zamandı bir sigara yakmak için. Yaktım. İçimi de tütüne kattım. İçtim. Öksürdüm. Uyandırmak için geri kalan evreni. Duymadı kimse. Yalnızdım yine. Camdan aşağı kendimi tarttım. Zamanı değildi. Ne zaman gelecekti kendimi yerçekimine bırakmanın. Bilemedim. Ama şimdi değildi. Yaşamak zamanıydı şimdi. Saatime baktım. Olmuştu. Bir yerlerde birileri için doğru zamandı ama benim için değildi. Çay suyu koydum. Hiçbir şey olmadığı için çay demleme zamanıydı. Fıkralara gülünecek zaman değildi, evde peynir bitmişti. Gidip aldım. Geri geldim. Uyumak isteyenler için harika bir zamandı. Serindi. Rüzgâr insanın üstünden geçip gidiyordu battaniye misali. Ne çok isterdim uyumak. Yaz mevsiminin rahatlığı içime etki etsin ne çok isterdim. Etmedi. Halen sarhoştum ama ayılacaktım. Ayılıp normale bürünecektim. Bürünüp kendimi yok edecektim. “Of”la yasım vardı. Ofladım. Kimse duymadı. Daha horoz ötmemişti bu taşra kentinde.
Yola çıkıldı kahvaltı edilmeden. Yolda atıştırılacaktı yöresel peynirler. Bakkalla sabah sohbetim gereksizmiş meğer. O kadar da saçmalamıştım oysaki. Bir yere girilmesi gerekti. Girildi. Ne uykusuz bir sabahtı. Güzel uyuduğumu söylemiştim rahatsız kanepemde. Yalandı. Ne çok yalan vardı bu temmuz sabahında. Bu da yalandı.
Çay içtim biraz atıştırmanın ardından. Sonra biraz daha çay. Sigaralarımı masadan uzakta içtim. Deniz yanımdaydı. İçimi ona dökmeye başladım. Uzun uzun sustum. Yanımda idi, başka birinin yanına gelmiş idi. Dokunma sahanlığımda iken bir o kadar uzak idi. Ellerimi atsam omzuna arkadaşça sanırdı. Ellerini tutsam düşmesin diye sanırdı. Öpsem yanağındaki tozu almak için sanırdı. Ne sanrısal bir temmuz idi.
Kalkıldı. Ben kalktım, o kalktı. Hayallerimi masada bırakacaktım tam yine de lazım olur diye aldım yanıma. Arabaya bindik. Yolumuzun sonuna az kalmıştı. Onu yolun sonunda bekleyen vardı. Benimse yolun başından beri yanımdaydı varacağım yer. Sadece henüz varamamıştım. Kaç aşka götürmüştüm ellerimle onu, kaçının yanından gece yarıları almıştım ağlayarak. Argoda başka bir şeydi adım. Onun içinse vefakâr dost. Yorulmuştum ama diyemem ki yoruldum.
Gerçekler yüz kilometre sonra beni buldu. Onun yanına gitti. Öyle bir sarıldı, o biçim öptü ki, yüzüme çaptı acı. O çarpmanın etkisiyle bir kasaba meyhanesinde buldum kendimi. Öksüren aksıran tıksıran insanlar arasında. Dışarıdan bakılsa onların arasına yerim yok görünür, ama onların arasında hiç sırıtmadım. Beşiktaş maçı var diyerek sıyrılmıştım onunlar onun arasından. İlk yarı bitmişti meyhaneye girdiğimde. Golsüz eşitlik devam ediyordu. Dakika otuz beş. Sağdan bir atak yaptık. Orta şut karışımı auta gitti. Bira söyledim. Yanımdaki fenerliydi. Güldü ortaya. Bir şey demedim. Eğer aklımda başka şeyler olmasa ağız burun dalardım.
Aklımda; elleri onun vücudunda gezen bir serseri var. O bu şehirde yaşıyor. Benim içtiğim biranın fıçısından içmiş bile olabilir son birasını. Ve ben burada durmuş, hayatıma anlam katan insanın saçlarının arasına ellerini sokmasına müsaade ediyorum. Her ikisi de ölecek, hayır sadece o piç ölecek, olmadı kafama sıkarım, bir yudum daha alıyorum sulandırılmış biramdan.
Yapacak bir şey yok aslında. Yıllardır böyle. O seviyor birilerini. Bana uzaktan bakmak düşüyor. Yakınlaştığım bu anda ise onu başkasının ellerine bırakmak. Kilometreleri bana ulaşmak için değil de onun için geliyor. Bu sefer iş ciddi. Evlenecekler muhtemelen. Çocukları, evleri mobilyaları olacak. Ona hediye ettiğim kitaplar evine sığmayacak. Kolilere konacak. Evin bir odasına saklanacak. Sonra oraya ikinci çocuğun odası yapılacağı için, koliler eve sığmayacağı için, artık kitapların dünyasına ihtiyaç olmadığı için, yazlığa taşınacak. Yazlık yerde kimse kitap okumayacağı için küflenecek. Beni çağıracaklar yazlıklarına. Gideceğim. Kitapları koydukları odada uyuyacağım. Koli yanı başımda duracak. Ben içinde bir tanesini alıp verandaya çıkacağım. Uyku tutmayacak çünkü. Gecenin görünmeyen bir yarısında yatağından uyanıp yanıma gelecek. “Kitap mı okuyorsun” diyecek. Evet, anlamında ama aslında evet olmayan bir bakışla ona evet demeye getireceğim işi. O evet diye anlayacak. Yanıma oturacak. Kitabın ne anlattığını soracak. Ben ona bu kitabı ona on sene önce armağan ettiğimi söyleyeceğim. Okumadığını itiraf edecek. Üzülmeyeceğim nedense. Yüzüne bakacağım. Yine de söylemeyeceğim.
Gol oldu. Ayağa kalktık. Hiç tanımadığım bir adamla sarmaş dolaş olduk. Biramızı tokuşturduk. Son dakika golü; eğer atarsan dünyada bundan güzel bir şey olamaz, eğer yiyen taraf isen acısı tarifsizdir.
Telefonum çalmadı. Maç biteli 2 saat oluyor. Meyhanede kalan birkaç kişiden biriyim. İyice kafam güzel oldu. Beşiktaş kazandı. Unutuldu bazı şeyler. Bazıları ise yine yeniden aklıma düşüyor. O gece orada mı kalacağız. Muhtemelen o kalacak. Ben ise bir arkadaşımın o şehirde olduğunu bahane edip ayrılmıştım yanlarından. Bir arasam mı dedim. Aradım asayiş berkemal. Güzel dedim telefonu kapattım. Sonra arabama gittim. Yatacak yerim yoktu. Sığınacak bir limanımda. Küçük kasabanın açık olan tek büfesinden, “Kral Büfe”den 3 kutu bira aldım. Gecenin en güzel tarafı, bir sahil kasabasındaydım. Denize karşı verip arabamın ucunu, serin esen sahil rüzgârının tuzunda içip sızabilirdim. O an için çok iyi bir ihtimal idi bu.
Sahili buldum. Rüzgâra kendimi verdim. Ağladım.
Arabamın üstünde sızmış buldum kendimi. Ne de güzel bir sahne idi. Sadece benim izleyebilmiş olmam ne acıydı. Güneş, kalk der gibi, dalgalar ise biraz daha zaman var gibi ikilemde bırakıyordu beni. Sonra doğruldum. Bir sigara yakışı ile sabahlarımın genel akışını bozmadım. Ne kadar yalnızdım ben. O an o sahilde, üşüyorken, o sıcak kollarda orgazm tadının ertesi uyuyorken anladım. Bir şey daha anladım o sabah. Nisan ayı ise ve coğrafyan Karadeniz ise asla üstün açık dışarıda uyuma. Kemiklerim sanki hiç olmamış gibiydiler. Dokunsalar ağlamaktan kırılacaklardı. Fikren, bedenen bitmiş bir adam, Karadeniz’in –gelip geçenler için şirin ama sürekli kalanlar için boktan- sahil kasabasında tüm sarhoşluğunu gecede bırakmış uyanıyordu.
Birazdan telefonu çalacaktı. Bir ömür seveceği kadın arayacaktı. Sabah kahvaltısını gecen onun koynunda uyumuş olan adamla beraber yapmayı önerecekti. Ya o ne diyecekti? Kabul edecekti. Gereksiz ve yersiz ama komik espriler yapacaktı. İleride koli odası da olsa yazlıklarında kalabilmeyi riske atmayacaktı. Ne de olsa ucunda gece yarısı veranda görüşmesi olabilirdi. Ve o görüşmeden yıllardır sustuklarını tekrardan susabilirdi. Bir susma şansı daha olabilirdi.
Kahvaltıya gitti adam. Komiklikler yapıldı. Efendi çocuk, matrak vesaire payeleri alındı. Büfenin en güzel yerine konulmak üzere cebe atıldı bu payelerden yapılan düş kırıklıkları. Arabalara binildi. Yollara çıkıldı. Az açılan cam kenarlarından sigara külleri dışarı atılmaya çalışıldı. Çoğu da içeri düştü. Umursanmadı. Az konuşuldu. Uykusuzluk ele verilmemeye çalışıldı. Uyuyan yolcuya yol ve hava şartları el verdiği müddetçe üzgün üzgün bakıldı. Saçları okşanmaya yeltenildi. Atmosferde bulunan her molekül anladı ki evlere gidilecek, valizler toplanılacak, havaalanlarının temiz ama bir o kadar da otogarlara özgü hüznü solunacak. Tek başlanan bu hikâye tek bitecek. Yarım kalmaya devam edecek.
16 Mart 2010 Salı
KÜRK MANTOLU MADONNA-SABAHATTİN ALİ
8 Mart 2010 Pazartesi
İSTEMEM
2 Mart 2010 Salı
LE PETIT PRINCE-Antoine de Saint-Exupéry

"..güzelsiniz ama boşsunuz, diye ekledi. kimse sizin için canını vermez. buradan geçen herhangi bir yolcu benim gülümün size benzediğini sansa bile, o tek başına topunuzdan önemlidir. çünkü üstünü fanusla örttüğüm odur, rüzgardan koruduğum odur, kelebek olsunlar diye bıraktığımız birkaç tanenin dışında bütün tırtılları uğruna öldürdüğüm odur. yakınmasına, böbürlenmesine, hatta susmasına kulak verdiğim odur. çünkü benim gülümdür o.."
23 Şubat 2010 Salı
ESKİ SARI ESMER DESENE
Büyük ulan ellerin diyorum. Kızıyor. Terk eder masayı belki diyorum. Onu da yapmıyor. Son kozumu oynamaktan başka çarem kalmıyor. Başlıyorum onu, o güzel esmeri anlatmaya, karşımda duran sonradan olma sarışına.
Önce boyunu anlatıyorum. Uzun diyorum. Senden uzun mu diyor. Evet diyorum. Hayli uzun. Onun yaşı kadar benden uzun. Matematik problemine çeviriyorum işi, çözemez belki diyerek. Çözmeye cırmalıyor. Sıkılıyorum. Gerçekleri anlatmaya başlıyorum, çünkü çözmeye uğraşırken çektiği acıya kayıtsız kalamıyorum. 22 diyorum. Yaşı da öyle boy farkımız da. Gülmeye başlıyor. O güldükçe ben anlıyorum. Anladıkça içim acıyor. İçim acıdıkça çaktırmıyorum.
Esmer diyorum. Zorla durdurduğum gülüşü yeniden başlıyor. Sen esmer sevmezsin diyor. Evet sevmem diyorum. Ama onu sevdim diyorum. Tahsilini soruyor, dinlediklerini soruyor, okuduklarını soruyor. Soruyor da soruyor. Bıkıyorum sorularından. Körfezin bok kokan kenarını terk edesim geliyor. Onun yeşil gözlerine bakıyorum veda etmek adına. Kalakalıyorum. Gözümün kenarından acı bir yaş geliyor. Ağlasam ayıp, ağlamasam içim komple kayık. Kayığa binip Karşıyaka’dan Göztepe’ye kaçasım geliyor. 30 yıldır bi bok yapamadığım gibi bunu da yapamıyorum. İçim bir eziliyor sorma. Oturuyorum menekşe gözlerinin tam dibine. Sesimi soluğumu kesiyorum. Koltuğunun altına yatıyorum. Kocasını soruyorum. Cevap veriyor. Başarılı diyor. Bir ev daha alacağız diyor. Yazlığımız vardı, onu da değiştireceğiz, daha büyük bir tane alacağız diyor. Koltuğunun altında, tam onun koynunda, esmer bir daha aklıma geliyor. Beni mi deniyor. Yoksa mutlu mu? Bir bilsem zaten vapura binmek daha kolay olacak. Kalıyorum. Kalmam gerektiğini hissediyorum. Umutsuz bir aşk yaşadığımı bilmesi hoşuma gidiyor. Ben çok dinlemek istemesem de, onun anlattıkları kulağımdan kayıp Ege Denizi’ne dökülüyor. Arada kulağıma takılan kayda değer cümleler var, onları da ben denize döküyorum.
Sonra masanın diğerleri geliyor. Hep birlikte şen şakrak oluveriyoruz. Esmer bir kaç bin kilometre ötemde kalıyor. Aslında ne zaman ben birini sevecek olsam araya dört haneli kilometreler giriyor. Mutluluk akıyor masadan. Kaynağı ben olarak gösteriliyorum. Ne zaman oraya gitsem değiştiriyormuşum ortamı. Oysa içimde ben bir tek sebebe oraya gidiyorum. İçimdeki sebebin amına koyuyorlar. Beni İzmir’den denize döküyorlar. O denizden öyle bir sarhoş çıkıyorum ki kendim bile şaşırıyorum. Ağlamaya bir köşe buluyorum. Köşede yer sorunu olur sanıyorum ama bir tek ben ağlıyorum orada. Çevremi alkolizm sarıyor. Elimde bira, saçmalayarak ilgi çekmeye çalışıyorum. Çalıştıkça batıyorum. Aklıma koymuşum, gidiyorum ve mutluluk sebebi olmadığımı açıklamaya, kükremeye, sevdiğimi sevmediğimi anlatmaya koşuyorum. Ben hızlandıkça dünya yavaşlıyor. Son birkaç metre ölüm gibi geliyor. Adım adım derken sonra ayak ayak gidemiyorum. Birkaç nefes kala kendimi bu fotoğrafta “tag”layasım geliyor. Tam da o anda ne yapsam boş geliyor. Ayağım sarışın bir kokonanın yere düşürdüğü çantasına takılıyor. Gidip o kokonanın üstüne düşüyorum. Onun yanındaki öküz bana artistlik yapıyor. Elimi kana bulamakla, yasak aşkımı açıklamak arasında bir tereddüt yaşıyorum. Elimi kana bulamak daha ağır basıyor, diğer seçenekten korkuyorum. Adam beni bir güzel paketliyor. Ben daha çok bira içmiş olsam da bar sahibine yaranamıyorum. Adamın yaptığı paketi beğenmeyen badigardlar beni hediye paketi halinde kapının önüne koyuveriyorlar. Tam benim paketim bittiğinde, yeryüzünde en sevmediğim adam barın kapısından hoş beşlerle karşılanarak içeriye alınıyor. Ayağa kalkıp “yeter ulennn” diye bağırasım gelse de yapamıyorum. Götüm yemiyor. Kuyruğumu kıstırıp oradan gidesim geliyor. Zaten gidiyorum. Sokaklara vuruyorum kendimi. Yanmayan sokak lambası arıyorum. Utancımı altına gizlemek istiyorum. Kör olasıcalar kör olmuyorlar, tam takır yanıyorlar bu gece. Yürüyorum. Koltuğunun altında yapraklarımı döktüğüm sarışın içeride kalmış oluyor. Uzaklaştıkça uzaklaşıyorum. Bir an, içeriden beni merak ederler diye geçiyor aklımdan. Bu düşünce birazdan komik bir anı oluyor içimde. Kimse beni merak etmez diyorum. Çorbacıya, kokoreççiye gitti derler. Çok içti derler. Kusuyordur derler. Barda tekila içiyor derler de, çekip gitti demez kimse. Gitse de geri döner diyen çıkar, siktirsin gitsin diyen de çıkar, gene münasebetsizlik yapıyor diyen de. Hiçbiri çıkmaz belki. Fark edilmez yokluğum. Sarı bile unutur. Kollarında yeniden aşkı bulur kocasının. Alkol tesir eder kanına, unutur.
Sonra bir ışıksız köşe bulurum.
O ışıksız köşede kaybolurum. Uyur kalırım. Sızarım. Dayaktan acıyan yaralarımı sararım. Sararım diyorum da nesini sarayım. Kanar durur. Güneşin doğmayacağı tutar. Gece uzadıkça uzar. Cebimden sigara çıkarırım. Çok içmişimdir ama gene de içerim. Esmer gelir aklıma. Uzun boyunun hayali gölge yapar ay ışığıma. Kulağıma eğilir. Aslında hep seni sevdim der. Kulağımdan kalkarken rengi sarıya döner. Aklım karışır. Kim aslında beni hep sevmiştir? Beni hep seven aslında kimdir? Beni seven hep sevebilir mi? Uykumun arasına araba sesleri, ayarı bozuk farlar, yoldan geçen sevgililerin sözleri girip çıkıyor. Uyanıyorum. Ve ben uyanmaya başlamakla ağlamaya başlamak arasında geçen zamanı kolumdaki atomik saatle ölçmeye fırsat bulamadan gözümden küresel gözyaşları düşüyor. Öyle bir ağlıyorum ki sanki bir daha hiç ağlamaya gerek duymayacağım geçiyor aklımdan. Gözümün acımaya başladığı hatırladığım son şey oluyor.
Bir kahvaltı sofrasında aklım başıma geliyor. Peyniri çeşit çeşit, çayı istediğim sertlikte olmayan, ama zeytini Ege’ye yakışan sofranın dört bir yanını arkadaşlarım denilen insanlarla dolu buluyorum. Akşamın sabahı olduğunu anlamaya başlıyorum. Bardan atılışımı, nerde yatışımı soracaklar gibi geliyor. Ama sormuyorlar. Onlar sormadıkça ben de anlatamıyorum. Anlatamadıkça içimde kalıyor. Arkadaşlarım ve sarı hiçbir şey olmamış gibi ekmeklerine tereyağı bal sürüyorlar. Kızlar eteklerini çekiştirip duruyorlar. Bacaklarına bakıyorum. Cinsel dürtü içermeden süzüyorum. Kafama göre puanlama yapıyorum. Çiftler var masada. Kimilerini uyumlu buluyorum, kimilerini beğenmiyorum. Bazen erkeği kıza, kızı erkeğe yakıştıramıyorum. Sonra kendime bakıyorum. Yılların yalnızı diyorum. Kocaman bir küfür patlatıyorum kendime karşı. Karşı dağlardan sekip üstüme çullanıyor ettiğim küfür. Öyle bir ağlayasım geliyor ki, gözümün damarları patlayacak gibi oluyor. Yine de patlamıyorlar.
Yok olmak, kahvaltı masasında bal olmak, üstüme arı konması gibi sair isteklerimi bir anda sıralayıveriyorum içime doğru. O sırada ekmeği uzat diyenlerin dediklerini yapasım geliyor. Bir sürü boş sohbet içimi delip geçiyor. Yorgun olduğumu hissediyorum. Masadan ani bir hareketle gidesim geliyor. Daha da geri gelmeyesim.
Kalkıyorum.
Çevremden biraz döndükten sonra, arabamın kapısını bulmakla içine girmek arasında geçen kısa süreyi hesaplamaya uğraşıyorum. Hesaplarım tutuyor demek ki, kontağı çevirip her şeyi arkamda bırakmanın gururunu yaşamaya başlıyorum. Artık beni boğan her şeyden kurtulduğuma göre, nereye gideceğime karar vermem gerektiğini düşünüyorum ve eski hikâyelerimden birisinin konu başlığının doğru cevap olduğuna emin oluyorum. “İlk kavşaktan sağa dön”. Karşıma çıkan ilk şehirlerarası kavşaktan sağa dönüp gidiyorum. Çok özgürüm diyorum, inanasım gelmiyor.
Ağaçların yanından geçiyorum. Dümdüz bir yol önümde uzanıyor. Gelincikler tarlaların içinde açmış bana bakıyorlar. Yanlarından geçerken başlarını hafiften öne eğip selamlıyorlar özgürlüğümü ve beni. Arabanın camını açıp derin derin nefesler alıyorum. Gözlerimi kapatıyorum yolun düz oluşuna güvenerek. O an içimde reaksiyonlar oluşuyor. Başka türlü bağlanıyor proteinler, DNA’m yeniden sentezleniyor. Başka birisi doğuyor içimden. Ben giderek ona benziyorum. Alışıyorum. Tekrar açtığımda içi gülüyor gözlerimin. Dikiz aynasından kendimi süzüyorum. Yalancı sohbetlere, eziyetlere, acı veren mutluluk umutlarına elveda dediğimi anlıyorum. Gelinciklere manidar bakıyorum. Onlar da anlıyor. Selam vermeden geçişimi izliyorlar. Müziği açıyorum. Son bir kez gözümün kenarına bir yaş getiriyorum. Güneşin güzel ışığında içinde gökkuşağı oluşuyor. Başımın ağırlığı fazla gelmiyor artık bünyeme. Kafamı camdan uzatıp bağırıyorum, “artık özgürüm”. Bu kez inanasım geliyor. Ben son harfi ağzımdan çıkarır çıkarmaz evrende bir şeyler değişiyor. Önümde dümdüz uzanan yol birden dönemeçlerle dolu bir dağ yoluna dönüşüyor. Aniden başlayan yağmur, kararan hava gelincikleri görünmez yapıyor. Bir ıslık çalıyorum amaçsızca. Sağa yanaşıp durmaya karar veriyorum ama vazgeçiyorum. Neler olduğunu anlamaya çalışmak bir an için aklımdan geçse de, acı bir rüya gördüğümün farkına vararak tüm tadımı kaçırıyorum.
Bir hamakta uyanıyorum. Sevenlerimi görerek açıyorum gözlerimi. Etrafta dolanıyorlar. İp atlayanlara gülümsüyorum. Top oynayanlara katılasım geliyor. Onların yanında mutlu muyum diye soruyorum. Sarı ve esmeri seviyor muyum diye soruyorum.
Cevaplarım çok net olmuyor.
Barın tuvaleti önünde sızmışken, kahvaltı sonrası hamakta uyurken gördüğüm kaçış rüyalarını unutasım geliyor. Bana doğru atılan bir topla minyatür kale futbol maçına katılıyorum. Boyumdan büyük laflar edip herkesi kendime karşı kışkırtıyorum. Türlü türlü yorumlar geliyor sözlerime. “Oh be, iki günlük uykudan sonra yeniden aramızdasın” diyen arkadaşımın kalesine gol atıyorum. Tatlı bir küfür yiyorum. Anlıyorum. Belki gelecekte kaçıp giderim, arkamda sorular bırakabilirim, bana engel saydığım bu çevremden uzaklaşabilirim. Ama benim için en güvenli yer burası. Ve ben güveni, anlamını bile tam olarak bilmediğim “özgürlüğe” değişmeyeceğim.
Şimdilik.
